Okuma Serüveninin İlk Adımları


Şeyda Koç

Sırım gibi yağan bir yağmurun ortasında durdunuz mu hiç?..

O yağmurda sırım sırım oldu mu ağırlaştı mı omuzlarınız?..

yağmurun damlalarını hissettiniz mi yüreğinizde,dokundu mu düşlerinize…

sarıp sarmaladı mı kelimelerin yağmuru sizi?..

İşte bu harikulade ıslanma ‘edebiyat’ın mecazi tarifidir. Edebiyata yön veren kişiler, iç pencerelerini dış dünyaya kapamamış güçlü zihinler ancak kendini öyle bir hissettirir ki kendinizi o ıslaklık içinde buluverirsiniz. Gizemli bir yolculuktur insanın kitaplarla tanışması ve bu yolculuğa başlaması. Kimi zamanı geldiğini anlar ve biner o edebiyat gemisine usulca alır eline ilk kitabını. Kimi bir büyüğünün o zemini hazırlamasını ister bilemez hangi koşullarda ne kadar sürecek bu yolculuk, gözü korkar. Çoğuna ya çok sevdiği öğretmeni vesile olur, ya da annesi, babası yahut bir yakını. Serüvenin başlaması için okuma yazma bilmek kâfidir. Çünkü dinsel ya da ruhsal bir yolculuk değildir bu, kaldı ki bu katmanların bünyemize girmesi ana rahminden itibaren başlar. Bu ilginç serüven kelimelerle tanışmamızın yıl dönümünde, kalemi ilk elimize aldığımızdan itibaren heyecanını bize hissettirir.

Çocuğumuza geceleri parlayan yıldızların altında bin bir masal fısıldarken. Balıkların da konuşabildiğinin hayretine düşmedik mi? Dünün çocuklarının uykularında bir halının üzerinde uçmadıklarını bir lamba ile aydınlanmadıklarını kim bilir. Andersen’in puslu sisli Danimarka kaldırımlarında kibrit çakarak ısınıp hayaller kurarak derin hayallere dalan kızı tanıtırken aynı anda dünya çocuklarının da acılarının ve hayallerinin çalındığını öğrenmiştik. La fonten bize Avrupa’nın demir soğuğunda unutulmuş ormanların masallaşması ile göz kırpmıştı hayatımıza... Hâlbuki biz daha çocuklarımıza siyasallaşmayı öğretmemiştik öğretmek istememiştik. Kurt ile kuzunun çıkar gözeten dostluğu henüz bizi ilgilendirmiyordu; ama benimsedik. İnsanî doğamız bu anlatımı yadsımamıştı;çocuklarımızla birlikte biz de öğrenmiştik.

Masallardan sıyrılırken “Deniz altında yirmi bin fersah” doğu masallarının bin yıldızlı gökyüzünü ve gizemini aratmayacak şekilde okyanusun derinlerine taşımıştı bizleri. İlk kez denizaltının demirden bir makinenin neler yapabileceğine şahit olmuştuk. Kaptan Nemo’nun neden kaybolduğunu günlerce belki aylarca düşünüp sonra “Esrarlı (bir) Ada”da karşılaştık kendisi ile…

Avrupalılar, belki de kendi çocuklarının hayal dünyasına 20.yüzyılın en olağanüstü keşfi olan gizem ve fantastik yaratıcılığı işgal ettikleri doğu ülkelerinden taşıdılar, çünkü Avrupa yeni yüzyılın ilk çeyreğinde, içinde bulunduğu savaş koşullarından yadsınamaz derecede demir ve

riya kokuyordu. Topraklar ile birlikte kültürünün içinde var olan masallarının da bir nevi gasp edilerek ve asimile edilerek Avrupa’ya taşınmıştı.

Masallarımızla tatlı uykulara dalmaya alışmıştık. Ancak Avrupa öykülerinden oluşan kitaplar tekrar bizden olanı parıltısıyla gıcırdayan bir formatta bizlere sunarken modernizm ile mistisizmin buluşmasını çocuk yüreğimizde anlamaya çalışmıştık.

Bu yüzden değil midir ki, günümüzün Doğu ülkeleri Avrupalı ve Batılı büyüklerin dünyasında her zaman bereketin kaynağı oldu. Bu günün reel kaosunda ne yazık ki dünün çocuklarının tetiklenmiş hayal güçlerinin de etkisi var. Bizim kadim masallarımızın da...

Tam da doğu ve batı klasiklerden ‘tatlanmış’ hayal dünyamıza ..70 yıllarda gerceklik katıldı. İdealist öğretmen dönem çocuklarının ruhsal bunalımlarını zaaflarını ve ihtiyaclarını çocuk empatisi ile bizlere taşıdı. Çocuklar okuyordu ama artık büyükler de okuyordu. Kemalettin Tuğcu Hoca’nın kalemi eylül yapraklarının yerle buluşmadığı dönemde bile dolu dolu sayfalarıyla yine dolu dolu gelecek vadediyordu. Gizem ve fantazya dünyasından oldukca uzak,kristal bir aynaya bakmamızı sağlıyordu. Öğretmen çocuğu olmanın sorumluluğunu,yetim olmanın toplumdaki yalnızlığını,soğukta aç ve susuz olmanın ne demek olduğunu çocuk yaşımızda bu şekil öğrenmiştik.

1943 de bir otel odasında dünyaya gelen öykü kahramanı “Küçük prens”’in varlığından geçte olsa yine bu yıllarda haberdar olmuştuk . Ama bu kez bir çocuk sonsuzluk vadeden dünyada insan varlığının temelini büyüklerin bakış açısı ile tartıyordu. Hayatı sorguluyordu. Merak uyandırmadan ajite etmeden ruhlarımızda renklerimizi keşfetmemiz için bize tüyolar veriyordu. Çok sonraları tanışacağımız “küçük kara balık” bize küçük prensi aratmayacak kadar utopik bir dünya görseli sunuyordu sunmasına ama bu ütopyanın altında bizi dürten harakete geçiren ıslanmış ve ıssız kalmış duyguları kurulayan tekrar gün ışığına çıkaran bize çocuk cesaretimizi tekrar kazandıran bir mesaj yatıyordu!..

Çocuk masallarının yaşı yoktur 6 yaşında da olsanız 16 ya da 76 kitaplar sonsuzluk vadeder ve gercekliğinize sizin kapattığınız pencelerinizi aralamanızı sağlar.

Çocukluğumuzun bizde iz bırakmış masal ve öyküleri o kadar fazla ki ;ama o muhteşem serüvenimiz bugün bizi bu makaleyi okumaya iten sebeplerin başında geliyor.

Kendi cesaretimiz ile ya da büyüklerimizin itelemesi ile çıktığımız o ucsuz bucaksız yolculuk bize okunulası bir hayat armağan ediyor. Kitap okudukca beynimiz bereketleniyor. Geleceğimize düşüncelerimiz aksediyor miras olarak kalıyor. Yarın bir gün elektrik ve elektronikler olmayacak. O zaman genetik bilgilerimiz çocuklarımıza yeniden ve yeniden yol gösterebilecek!..

Yağmurun -edebiyatın- omuzlarımızla buluştuğunda bıraktığı ılık ıslaklığı yük olarak değil keyif olarak hissetmek dileği ile...

Hece Dergi