TESETTÜRÜN SESSİZ DEVRİMİ


Şeyda Koç Asyalı

Kadın sözcüğü etimolojik olarak hatun sözcüğünün varyant biçimidir.” Diyor kaynak!
Hemen varyant sözcüğüne bir bakalım; bir noktadan başlayarak ilerleyen sonra yeniden aynı yolda birleşen ikinci derecedeki yol!
Kadın; sadece kimlik belirleyen bir tanımlamaya haiz vasıf değil. Bu vasfı dolduran yüzlerce başlık ve altındaki binlerce boş satırın, kelime-kavram olarak doldurulmasına ihtiyaç duyulan anaç, tümden doğurgan, bedeni ve ruhuyla tabiatı tamamlayan bir kıymet!
Bizler anaerkil bir toplumun oluşturduğu tarihe sahibiz! Atalarımızı doğuran ve onlara yön veren kadınlarımızdı! Ananın kutsal, kadının han, kız kardeşin karındaş olarak tanımlandığı çağı yaşadık. Erlerin ve hükümdarların yadsınamaz bir saygı duyduğu, doğurgan ve buyurucu kadına bugün baktığımızda aynı zamanda, örselenmiş, ötelenmiş, yuhalanmış ve ötekileştirilmiş bir metaya çevirmek adına her türlü yolun mubah görüldüğü bir devirde kadın olmanın mücadelesini veriyoruz! Sadece haklarımızı değil, kadınlığımızı savunmaya bir vesile ‘8 Mart Dünya Kadın Hakları’ gününü, fırsat bilerek şikayetlerimizi yazıya ya da dile dökmeyi sabırsızlıkla bekliyor olduk! Bugün kadının salt doğurgan ve sadece cinsel yönden edilgenliği ile sınırlanmış bir varlığa dönüştürülme çaba sahipleri ile yüzleşmek mecburiyetindeyiz.
Hukuksal zeminde, Türk tarihimizde, İslam dininde ve cumhuriyet tarihinde, toplumda yerini sağlam kılmak adına kadına haklar verilmiş. Ancak, öte yandan bu hakları yaşaması için de meşru sahalardan yoksun bırakılmış. Genel başlıkları ile bir tez oluşturalım dediğimizde bir perspektif ortaya koymamız gerekiyor. Önce Avrupa’dan örneklerle başlayalım isterseniz. Özellikle son on beş yılda neler değişti ya da gelişti?
Avrupa’da İslami yaşam, Türkiye’nin büyük kentlerine kıyasla ailelerde daha aktif ve yaşanır durumda. Avrupa’da bulunan Türkiye toplumuna ait sivil toplum kuruluşları bunun için büyük fedakarlıklarla çalışmalar yapıyorlar. Kuran eğitimi, Türkçe dersleri, din kültürü ve değerler eğitimi vs. Bu sosyal çatılar altındaki eğitim yıllardır ücretsiz ve büyük katılımlarla gerçekleşiyor. Özellikle çocuklarımıza özenli derslikler ve hassas bir eğitim metodu uygulanıyor. Tabii bu eğitimlerin yüzde doksanlık bir dilimi gönüllü kadınlarımız tarafından gerçekleştiriliyor. Fakat sadece bu eğitim temelimizi adeta kılıç kalkan gibi Avrupa değerlerine karşı çocuklarımıza siper eden kadınlar artık şunun farkına vardı. Bu çocuklar büyüdüklerinde kendilerini toplum içinde nasıl tanımlayacaklar. Aldıkları Avrupa okullarındaki eğitimlerle branşlaşmanın ardından statüleri onların dinini ve kültürlerini korumalarına engel teşkil edecek mi? Bu farkındalığın ardından mevcut çalışmaların sahası genişleyecekti. Kadınlarımız bu kez Türkçe eğitimine ve ana dilinde kitap okumanın önemine dair eğitim programları yapmaya başladılar. Kitap kulüpleri oluşturuldu. Bilinçli yazar ve aydınlarımıza camii cemiyeti ortamlarında Avrupa Türkleri ile görüşme imkânı sağladılar. Artık sadece savunmaya dair verilen eğitim değil, ileri bir adım atabilme Avrupa’nın sosyal hayatında kendini ispat edebilen hanımlar ve beyler yetişmeye başladı. Bu çaba meyvelerini vermeye başladığında rahatsız olanların da sesleri yükselmeye başlamıştı. Öyle ki 2005 yılında New York Times gazetesi bu konuya dosya olacak şekilde yer verdi. ‘İslamcı kadınlar Avrupa’da sessiz devrim gerçekleştiriyor!’ başlığı altında peçeli, çarşaflı ya da başörtülü hanımlarla artık kamu ve eğitim sahasında daha çok karşılaşıldığı ve İslamcı genç kadınların, menşei Avrupalı olan kadınlarla aynı hakları almadıklarında nasıl da hırsla hak arayışına girdiklerine dair sayfalarında yer verdi. Bu ironi içeren makalede kadını, inancından dolayı hakkını savunması anlamsız arka cümle yaftasıyla değerlendiriyordu. Okurlarına bir Müslüman kadını portresi çizen Times aslında farkında olmadan safların netleşmesini de sağlamış oluyordu. Evet artık İslam inancına sahip ve bu inancı için ötekileştirilmek istemeyen aynı zamanda Avrupa okullarından eğitim alan ancak dini bakış açısından ve yaşamından taviz vermeyen Müslüman kadınlar vardı.
Bu yıllar içinde gelişen durumdan sadece Times gazetesi değil, tüm dünya kültür ve eğitim konjenktörünü kontrol altında tutan titanların da haberi vardı. Haberi olan ya da olmayan için ise TİMES dosyası alarm özelliği taşıyordu. Nihayetinde ‘İslamifobia’ altında gelişen söylemler, girişimler bu saatten sonra daha bir ivme kazanacaktı. Şu an yaşamakta olduğum ülke Hollanda da bu oluşturulan suni mefhumun gölgesinde kaldı. Çanak tutan sol parti meclis üyeleri, kundaklanan camiler, sokakta tesettürü zorla açılan kızlarımız ya da sözlü tacize uğrayan kadınlar, okul idarelerinde kadına yönelik ambargolar gerçekleşti.
Her ne kadar sadece İslamifobia kadınları hedef almasa da en çok yarayı onlar görüyordu. Çünkü başörtüleri ile adeta İslam sancağını Avrupa göbeğinde, resmi dairelerde, okullarda taşıyan onlardı. Kolay hedefti!
Kadınlar orta çağın feodal toplumunda haklarını maddi külfete girerek kazanıyordu. 1900 lü yılların başına gelindiğinde ise biriken öfke patlamıştı. Avrupa da kadınlar seslerini yükseltmiş hem iş sahasında hem sosyal eşitlikte hak kazanma savaşının hukuki mücadelesine girmişti. Tüm bunlar olurken Dünya siyasetinin ülkelere göre şekillenmesini takip etmek zor değildi. Aynı ülkemizdeki siyasi baskılardan yılan kadınlarımızın yaşadığı mağduriyetin sağ parti iktidarı ülke yönetimine geldiğinde, giderilmesi gibi.
Dünya’da da değişkenlik gösteren siyasi yönetimlere yani mevcut siyasete kadın hareketlerinin iz düşümleri oldu. Buradaki nüans şudur; dün Avrupa ve batı kadınlara haklarının iadesini kınıyorken; bugün aynı hakkı nasıl olur da başörtülü İslamcı kadın ister gafını sakil bir şekilde sürdürmekte! Nihayetinde bizler bu sığ ‘özgürlük’ anlayışının farkındaydık; bilinçlendik! Batı’nın metodik dayatmalarını ve asimilasyon oyununu anlayacak ve ona göre daha yalın bir tabirle kılıçlarımızı bileyecektik!
Nihayet kadınlarımız eğitim mücadelesinin yanında, farklı sektörlere de yöneldi. Ticarete ve sanatın kollarında da ismini duyurmaya başladı. Çünkü ancak doğu toplumunun sanatını, edebi literatürünü ve moda anlayışını Batı ile tanıştırdığında, Avrupa ve Batı toplumunun yarattığı bu suni gündemi yani islamifobiyi artık geri iade edebilecekti. Böylece tiyatro, moda, edebiyat da son birkaç yıldır Avrupa toplumunda islam inancına sahip kadınların desteği ile aynı Türkiye’de olduğu gibi kendine saha buldu. Kadınlarımız sadece fiziksel değil kültürel bir doğurganlık da yaşıyordu. Bizim modamız Gucci ve Versace, Vakko gibi dev moda sektörlerini de etkiledi. Kreatif olarak tesettürlü kadının bu ispat savaşına bilinçli bir şekilde olmasa da sektörü kaptırmamak adına destek oldular. Tesettürlü kadınların varlıklarını memnuniyetle kabul ettiler. Bunun takibini arama motorlarından sağlayabilirsiniz. Moda devlerinin Anadolu çizgilerini yansıtan koleksiyonlarına tesettürlü kadınları cezbetmek için yer verdiklerini görmeniz mümkün.
Bizler Avrupa Müslümanları çift vatandaşlık hakkı ile ülkemize maddi yatırımlarımızı yapıyor, vatandaşlık bilinci ile oylarımızı kullanıyoruz. Çünkü biliyoruz ki; ardımızda güçlü bir Türkiye varken bize burada hiçbir şey olmaz.
Dünya kadın hakları gününe dair, anlam ve önem konuşmalarının yapıldığı, yazıların ve sözlerin sosyal sayfalarda paylaşıldığı 8 Mart’a atıfla; Avrupalı İslam inancına sahip kadınlarımızın boğuştuğu sorunları ve ispat mücadelelerini yazıya döküyorken, ülkemizdeki yaralarımızı da göz ardı etmek olmaz.
Ülkemize Hollanda’dan bakınca, kadın üzerinden yürütülmeye çalışılan kültür ve ahlak erozyonunun da farkındayız. Bu belki ayrı bir dosya konusu olabilir. Erkeğin kadına yaptığı şiddet bir tarafa, görsel medya ile kadına yapılan ve dayatılan psikolojik şiddet çok daha fazla! Ülkemizde kadınların çoğu maalesef henüz farkında değiller hangi yollarla toplum yozlaştırılıyor? Çocuklarımıza kimler rol model oluyor? Neden kadınlarımız eğitimini geliştirmek yerine ‘modernizm’ dogmasının kendine biçtiği rolün peşine düşüyor? Bu soruların cevabını verdiğimizde ve bu tarz soruları mümkün nispet çoğaltarak önce kendimize sorduğumuzda cevaplar bizi hakkımızı savaşarak almamız gereken bir geleceğe taşımayacak! Çünkü bizler haklarımızı edinmemiz için savaşmamız yerine mevcudiyetimizde olanları korumak ve yaymak ile mükellefiz! Bunun yolu da değerlerimizin yaşanması ile mümkün olur.
Sizce bugün kadınlarımız değerlerini yaşamak ve yaşatmakta özgürler mi?

Tesettürün Sessiz Devrimi


Şeyda Koç Asyalı

Kadın sözcüğü etimolojik olarak hatun sözcüğünün varyant biçimidir.” Diyor kaynak!
Hemen varyant sözcüğüne bir bakalım; bir noktadan başlayarak ilerleyen sonra yeniden aynı yolda birleşen ikinci derecedeki yol!
Kadın; sadece kimlik belirleyen bir tanımlamaya haiz vasıf değil. Bu vasfı dolduran yüzlerce başlık ve altındaki binlerce boş satırın, kelime-kavram olarak doldurulmasına ihtiyaç duyulan anaç, tümden doğurgan, bedeni ve ruhuyla tabiatı tamamlayan bir kıymet!
Bizler anaerkil bir toplumun oluşturduğu tarihe sahibiz! Atalarımızı doğuran ve onlara yön veren kadınlarımızdı! Ananın kutsal, kadının han, kız kardeşin karındaş olarak tanımlandığı çağı yaşadık. Erlerin ve hükümdarların yadsınamaz bir saygı duyduğu, doğurgan ve buyurucu kadına bugün baktığımızda aynı zamanda, örselenmiş, ötelenmiş, yuhalanmış ve ötekileştirilmiş bir metaya çevirmek adına her türlü yolun mubah görüldüğü bir devirde kadın olmanın mücadelesini veriyoruz! Sadece haklarımızı değil, kadınlığımızı savunmaya bir vesile ‘8 Mart Dünya Kadın Hakları’ gününü, fırsat bilerek şikayetlerimizi yazıya ya da dile dökmeyi sabırsızlıkla bekliyor olduk! Bugün kadının salt doğurgan ve sadece cinsel yönden edilgenliği ile sınırlanmış bir varlığa dönüştürülme çaba sahipleri ile yüzleşmek mecburiyetindeyiz.
Hukuksal zeminde, Türk tarihimizde, İslam dininde ve cumhuriyet tarihinde, toplumda yerini sağlam kılmak adına kadına haklar verilmiş. Ancak, öte yandan bu hakları yaşaması için de meşru sahalardan yoksun bırakılmış. Genel başlıkları ile bir tez oluşturalım dediğimizde bir perspektif ortaya koymamız gerekiyor. Önce Avrupa’dan örneklerle başlayalım isterseniz. Özellikle son on beş yılda neler değişti ya da gelişti?
Avrupa’da İslami yaşam, Türkiye’nin büyük kentlerine kıyasla ailelerde daha aktif ve yaşanır durumda. Avrupa’da bulunan Türkiye toplumuna ait sivil toplum kuruluşları bunun için büyük fedakarlıklarla çalışmalar yapıyorlar. Kuran eğitimi, Türkçe dersleri, din kültürü ve değerler eğitimi vs. Bu sosyal çatılar altındaki eğitim yıllardır ücretsiz ve büyük katılımlarla gerçekleşiyor. Özellikle çocuklarımıza özenli derslikler ve hassas bir eğitim metodu uygulanıyor. Tabii bu eğitimlerin yüzde doksanlık bir dilimi gönüllü kadınlarımız tarafından gerçekleştiriliyor. Fakat sadece bu eğitim temelimizi adeta kılıç kalkan gibi Avrupa değerlerine karşı çocuklarımıza siper eden kadınlar artık şunun farkına vardı. Bu çocuklar büyüdüklerinde kendilerini toplum içinde nasıl tanımlayacaklar. Aldıkları Avrupa okullarındaki eğitimlerle branşlaşmanın ardından statüleri onların dinini ve kültürlerini korumalarına engel teşkil edecek mi? Bu farkındalığın ardından mevcut çalışmaların sahası genişleyecekti. Kadınlarımız bu kez Türkçe eğitimine ve ana dilinde kitap okumanın önemine dair eğitim programları yapmaya başladılar. Kitap kulüpleri oluşturuldu. Bilinçli yazar ve aydınlarımıza camii cemiyeti ortamlarında Avrupa Türkleri ile görüşme imkânı sağladılar. Artık sadece savunmaya dair verilen eğitim değil, ileri bir adım atabilme Avrupa’nın sosyal hayatında kendini ispat edebilen hanımlar ve beyler yetişmeye başladı. Bu çaba meyvelerini vermeye başladığında rahatsız olanların da sesleri yükselmeye başlamıştı. Öyle ki 2005 yılında New York Times gazetesi bu konuya dosya olacak şekilde yer verdi. ‘İslamcı kadınlar Avrupa’da sessiz devrim gerçekleştiriyor!’ başlığı altında peçeli, çarşaflı ya da başörtülü hanımlarla artık kamu ve eğitim sahasında daha çok karşılaşıldığı ve İslamcı genç kadınların, menşei Avrupalı olan kadınlarla aynı hakları almadıklarında nasıl da hırsla hak arayışına girdiklerine dair sayfalarında yer verdi. Bu ironi içeren makalede kadını, inancından dolayı hakkını savunması anlamsız arka cümle yaftasıyla değerlendiriyordu. Okurlarına bir Müslüman kadını portresi çizen Times aslında farkında olmadan safların netleşmesini de sağlamış oluyordu. Evet artık İslam inancına sahip ve bu inancı için ötekileştirilmek istemeyen aynı zamanda Avrupa okullarından eğitim alan ancak dini bakış açısından ve yaşamından taviz vermeyen Müslüman kadınlar vardı.
Bu yıllar içinde gelişen durumdan sadece Times gazetesi değil, tüm dünya kültür ve eğitim konjenktörünü kontrol altında tutan titanların da haberi vardı. Haberi olan ya da olmayan için ise TİMES dosyası alarm özelliği taşıyordu. Nihayetinde ‘İslamifobia’ altında gelişen söylemler, girişimler bu saatten sonra daha bir ivme kazanacaktı. Şu an yaşamakta olduğum ülke Hollanda da bu oluşturulan suni mefhumun gölgesinde kaldı. Çanak tutan sol parti meclis üyeleri, kundaklanan camiler, sokakta tesettürü zorla açılan kızlarımız ya da sözlü tacize uğrayan kadınlar, okul idarelerinde kadına yönelik ambargolar gerçekleşti.
Her ne kadar sadece İslamifobia kadınları hedef almasa da en çok yarayı onlar görüyordu. Çünkü başörtüleri ile adeta İslam sancağını Avrupa göbeğinde, resmi dairelerde, okullarda taşıyan onlardı. Kolay hedefti!
Kadınlar orta çağın feodal toplumunda haklarını maddi külfete girerek kazanıyordu. 1900 lü yılların başına gelindiğinde ise biriken öfke patlamıştı. Avrupa da kadınlar seslerini yükseltmiş hem iş sahasında hem sosyal eşitlikte hak kazanma savaşının hukuki mücadelesine girmişti. Tüm bunlar olurken Dünya siyasetinin ülkelere göre şekillenmesini takip etmek zor değildi. Aynı ülkemizdeki siyasi baskılardan yılan kadınlarımızın yaşadığı mağduriyetin sağ parti iktidarı ülke yönetimine geldiğinde, giderilmesi gibi.
Dünya’da da değişkenlik gösteren siyasi yönetimlere yani mevcut siyasete kadın hareketlerinin iz düşümleri oldu. Buradaki nüans şudur; dün Avrupa ve batı kadınlara haklarının iadesini kınıyorken; bugün aynı hakkı nasıl olur da başörtülü İslamcı kadın ister gafını sakil bir şekilde sürdürmekte! Nihayetinde bizler bu sığ ‘özgürlük’ anlayışının farkındaydık; bilinçlendik! Batı’nın metodik dayatmalarını ve asimilasyon oyununu anlayacak ve ona göre daha yalın bir tabirle kılıçlarımızı bileyecektik!
Nihayet kadınlarımız eğitim mücadelesinin yanında, farklı sektörlere de yöneldi. Ticarete ve sanatın kollarında da ismini duyurmaya başladı. Çünkü ancak doğu toplumunun sanatını, edebi literatürünü ve moda anlayışını Batı ile tanıştırdığında, Avrupa ve Batı toplumunun yarattığı bu suni gündemi yani islamifobiyi artık geri iade edebilecekti. Böylece tiyatro, moda, edebiyat da son birkaç yıldır Avrupa toplumunda islam inancına sahip kadınların desteği ile aynı Türkiye’de olduğu gibi kendine saha buldu. Kadınlarımız sadece fiziksel değil kültürel bir doğurganlık da yaşıyordu. Bizim modamız Gucci ve Versace, Vakko gibi dev moda sektörlerini de etkiledi. Kreatif olarak tesettürlü kadının bu ispat savaşına bilinçli bir şekilde olmasa da sektörü kaptırmamak adına destek oldular. Tesettürlü kadınların varlıklarını memnuniyetle kabul ettiler. Bunun takibini arama motorlarından sağlayabilirsiniz. Moda devlerinin Anadolu çizgilerini yansıtan koleksiyonlarına tesettürlü kadınları cezbetmek için yer verdiklerini görmeniz mümkün.
Bizler Avrupa Müslümanları çift vatandaşlık hakkı ile ülkemize maddi yatırımlarımızı yapıyor, vatandaşlık bilinci ile oylarımızı kullanıyoruz. Çünkü biliyoruz ki; ardımızda güçlü bir Türkiye varken bize burada hiçbir şey olmaz.
Dünya kadın hakları gününe dair, anlam ve önem konuşmalarının yapıldığı, yazıların ve sözlerin sosyal sayfalarda paylaşıldığı 8 Mart’a atıfla; Avrupalı İslam inancına sahip kadınlarımızın boğuştuğu sorunları ve ispat mücadelelerini yazıya döküyorken, ülkemizdeki yaralarımızı da göz ardı etmek olmaz.
Ülkemize Hollanda’dan bakınca, kadın üzerinden yürütülmeye çalışılan kültür ve ahlak erozyonunun da farkındayız. Bu belki ayrı bir dosya konusu olabilir. Erkeğin kadına yaptığı şiddet bir tarafa, görsel medya ile kadına yapılan ve dayatılan psikolojik şiddet çok daha fazla! Ülkemizde kadınların çoğu maalesef henüz farkında değiller hangi yollarla toplum yozlaştırılıyor? Çocuklarımıza kimler rol model oluyor? Neden kadınlarımız eğitimini geliştirmek yerine ‘modernizm’ dogmasının kendine biçtiği rolün peşine düşüyor? Bu soruların cevabını verdiğimizde ve bu tarz soruları mümkün nispet çoğaltarak önce kendimize sorduğumuzda cevaplar bizi hakkımızı savaşarak almamız gereken bir geleceğe taşımayacak! Çünkü bizler haklarımızı edinmemiz için savaşmamız yerine mevcudiyetimizde olanları korumak ve yaymak ile mükellefiz! Bunun yolu da değerlerimizin yaşanması ile mümkün olur.
Sizce bugün kadınlarımız değerlerini yaşamak ve yaşatmakta özgürler mi?